Alma Verme Dengesi

Sizin hediyenizi geri çeviren oldu mu hiç?

Benim oldu…

Yutamadığım bir lokma gibi takıldı kaldı boğazıma…

Ne bana aitti elimdeki hediye ne de ona?

Öylece kalakaldığımı hatırlıyorum.

Çöpe atmaya kıyamadığımı, başka birine verilemeyecek kadar özel olduğunu, benim yanımda hiç kalamayacağını…

Boğaz’ın derin sularına atıp, batan şileplerin, onlarla birlikte canlı canlı gömülen koyunların yanında bir müzedeymiş gibi sergilenecekleri fikri cazip gelmişti bir tek…

Ne yaptığımı söylemeyeyim, şimdi hiç hoşuma gitmiyor çünkü…

Neden birine hediye vermek isteriz?

Laf olsun diye değil, sıra bize geldi diye hiç değil…
Sadece içimizden geldiği için, kendimizden bir parçayı o’nun kılmak için verilen hediyelerden sözediyorum.

Bizden bir parça o’nda yaşasın isteriz.

Verdiğimiz her ne ise ona her dokunduğunda bize de dokunsun isteriz.

Peki verilen bir hediyeyi neden reddederiz?

Neden almak istemeyiz?

alma-verme-dengesi

Aslında, ben de çok masum sayılmam bu konuda…

Aşkını altın bir kolyeyle dile getiren birinin yüzüne fırlatmıştım ben de hediyesini –ve elbette aşkını da- ondört yaşımın hovardalığıyla…

Fazla gelmişti altın kolye.
Reddedilemeyecek kadar güzel bir hediyenin benim karar verme özgürlüğümü engelleme amaçlı olduğunu hissedip aşırı tepki vermiştim.

Benim hediyemi reddeden de, gerekçe olarak “çünkü ruhunu katmıştın o hediyeye” demişti.

Demek ki hediye, onu alacak olan kişide bir baskı yaratıyor karşılığını vermek yönünde…

Hele ki ruhunu katmışsa ya da alacak olanın ruhuna hitap ediyorsa…

Verecek karşılığı yoksa eğer, reddetmek kaçınılmaz oluyor…

Karşılığını vermek istemediği ve vermeyeceği halde almaya devam edenler de var elbet.

Tek taraflı almak ya da tek taraflı vermekse sonunda ilişkileri tüketiyor.

Bazı insan almayı bilmez.
Yaşam deneyimleri, ne zaman almak istese mutlaka karşılığını bekleyen insanlarla karşılaştırmıştır onu. Verileni almak istese de çok ihtiyaç duysa da almak istemez. Bir gün bir şekilde bunun ödetileceğini sanır.

Bu yüzden hep almak isteyen insanlarla yakın ilişkiyi tercih eder. Yani, hep o’nun vermesine ihtiyaç duyanlarla…

Hediyeleri çok istediği halde, reddedenler genellikle bu gruptan çıkar.

Bazı insan da hep almaya alışmıştır. Vermeyi bilmez…
Genelde kendini bir yetişkin gibi değil çocuk gibi ya da kurban gibi konumlandırmayı tercih eder…

“Muhtaç”, “zavallı” ya da “saf” olduğunda, vermeyi seven birini bulması çok uzun sürmez…

Verilenlerle köleleşenler de genellikle bu gruptan çıkar…

Almayı seven ve vermeyi sevenler birbirlerini bulduklarında çok mutlu olurlar.

Birinin boş kovasına diğeri bazen sevgi, bazen para, bazen ilgi, bazen bilgi, bazen aşk akıtır heyecanla…

Kendilerini güçlü hissederler, biri alır diğeri verirken.

“Alan memnun, veren memnun” ilişki gider bir süre…
Bazen bir ömür sürebilir …

Bazen de boş kovanın bir türlü dolmadığını fark eder veren taraf. Üstelik bu arada diğerine verirken kendi kovasını doldurmayı ihmal ettiğini fark eder…

Alan’ın da arada bir o’nun kovasına katkı yapmasını bekler… Almaya odaklanmış biri nasıl vereceğini bilemediğinde ilişki bitiverir…

Almak ve vermek öğrenilebilir bir şeydir.

Çok aşık olduğumuzda sınırsızca vermek isteriz… Karşılığını alamadığımızda aşkımızın derecesiyle ölçeriz.

Almayı ve vermeyi bilmek aşkın şiddetiyle ne derece ilgilidir?

Bilmemekle daha mı ilgilidir acaba?

Galiba, alırken de verirken de şunun teyidini istiyoruz: “bana değer veriyor, beni önemsiyor”

Bazen verilen bir aşk olur, bazen o’na dair birkaç sözcük, bazen yoğun programın arasında ayarlanmış bir saatlik zaman…

Bazen insanlara verebileceğimiz en değerli şey; bedenimiz, sevgimiz, bağlılığımız ya da sadakatimiz olur.

Ve bazen de o insanlar bizim en değerli bulduğumuz bu şeylere paçavra muamelesi yaparlar.
En değer verdiklerimizden utanç duyar hale bile gelebiliriz…

Bittiğimiz nokta orasıdır işte!

Bizim hazine sandığımız şey o’nun gözünde çerçöptür.

Kendimizi de çerçöp hissetmemize yol açar bu hal.

Şanslıysak bir süre…
Değilsek bir ömür…

Verirken “sana değer veriyorum” deriz.

Alırken de “ben de sana değer veriyorum” denmesini bekleriz.

Oysa reddedilirken de “sana değer veriyorum”u duymak isteriz …

Alanın bunu demesinin en iyi yolu, sanıldığı gibi alınanın aynen iadesi değil, kendince bir şeyler vermektir.
Bir öpücük, bir teşekkür, bir saatlik zaman ya da aşk belki…

Gönlünden ne geçiyorsa artık…

Karşılığını veremeyeceğimiz, vermek istemediğimiz durumlar da olur elbet…

Aldıklarımızın bizi baskı altında tutacağını hissettiğimiz, seçim özgürlüğümüzü kısıtlayacağını düşündüğümüz hediyeler gelir bazen karşıdan.

Almak bizi daha yakın kılacaktır ve biz daha yakın olmayı, almak ve vermek üzerine kurulu bu oyunu onunla oynamayı istemeyiz.

Almamayı karşı tarafı onurlandırarak yapmanın bir erdem olduğuna inanıyorum ben…

Almayabilirsiniz…

Buna rağmen, “sana değer veriyorum” diyebilirsiniz.

Reddedilmek, zaten yeterince ağırken, bunun değersizleştirilerek yapılması veren kişinin tüm dengelerini altüst eder çünkü.

Hazinesini ve belki de kendine dair her şeyi verilmeye değmez bulur…

Herkesin hazinesi kendince değerlidir oysa.

Ve o hazineyi onurlandıracak, saygıyla alıp, kendininkini sunacak birileri yaşar biryerlerde…

Almasak da alamasak da, “onurlandırarak kabul etmemek” karşıdakine verebileceğimiz en değerli hediyedir belki de…

Almayı ve vermeyi olduğu gibi, onurlandırarak reddetmeyi de öğrenebilir miyiz?

Aldığımızda veya verdiğimizde olduğu gibi, alamadığımızda da veremediğimizde de birbirimize değerli olduğumuzu hissettirebilir miyiz?

Reddedildiğimizde de neşelenmeyi becerebilir miyiz?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir