Gerçekte Düşman Kimdir?

Kendini anlayan, insan olmanın anlamını sorgulayan biri için “düşman” var mıdır?

Hrant Dink’in anısına saygıyla…

Bir çok kişi, insan olmanın anlamını üstlendiği rollerle ya da ait olduğu otorite sembolleriyle özdeşleşerek açıklamaya çalışır.

Gerçekten, insan olmanın anlamı bu kadar dar bir alana sıkışabilir mi?

Kimlik, bir üst otoriteyle özdeşleşerek açıklandığında birey kendi sorumluluğunu bir üst otoriteye yükler. Bazen ayıplar, günahlar, bazen hoca efendi, bazen ana-babamızın doğruları, bazen töreler, bazen kötü arkadaşlar üstlenir bu sorumluluğu…

Kişinin bireysel sorumluluğundan feragat etmesi, empati duygusunu yitirmesine sebep olur. Empati duygusunun yitirilmesi, kişinin kendi duygularından, kendinden uzaklaşmasıyla başlar.

Bizim toplumumuzda özellikle erkek çocuklar başta olmak üzere aslında tüm çocuklar, incinmişliklerinden, zayıflıklarından, gözyaşından, yoksunluklarından duydukları eziklikten utandırılarak büyütülür.

Kendi duygularının inkarı, başkalarının acısını anlamayı imkansız kılar. Kendi duygularının verdiği acıyı yaşayamayan biri, aynı acıyı bir başkasına yaşatarak çaresizce bu acısından kurtulmaya çalışır.

İnsan olmak, kendi zayıflıklarının, acısının, çaresizliğinin bilincine varmayı, yüzleşmeyi gerekli kılar.

Kendinin “kurban” rolünde olduğunu görebilmekse, ancak gerçek bir cesaretle mümkündür.

Aksi halde, incinmişliklerimizi, zayıflıklarımızı, yoksunluklarımızdan kaynaklanan utancı, çaresizliğimizi inkar ettikçe içimizde biriken nefret en kolay hedeflere yönelecektir. Kimdir onlar?

– En savunmasız bulduklarımız: çocuklar, kadınlar, azınlıklar, cinsel tercihi farklı olanlar vb.

Kendi içindeki kurbanla barışamayanlar, dışarıda hedefledikleri kurbanlara yönelttikleri nefret ve şiddet eylemleriyle tedavi olmayı umarlar, farkında olmaksızın.Ve, elbette tedavi olamazlar.

Korku tarafından yönlendirilen en başta kendine, acılarına yabancılaşmış biri, merhamet, sevgi, şefkat ve empati duygusunu da yitirmiştir.

İçindeki acıya kaynaklık eden “iç düşman”ı ile yüzleşemeyen biri kendine “dış düşmanlar” bulmakta zorlanmaz.

Hrant Dink cinayetinde adı geçen her iki gencin ailesi de “çok iyi çocuklar” olduğunu söylüyorlar.

Ne demek “çok iyi çocuk”?

“Sessiz, sakin, otoriteye boyun eğen, büyüklerinin yanında susarak saygıda kusur etmeyen” diye açıklayabiliriz belki.

Kendi duyguları, arzuları, fikirleri dinlenmeyen çocuklar. Büyüklerinin yanında susan, büyüklerini sessizlikleriyle onaylayan çocuklar. Sonrasında sessizlikleri saatli bombalara dönüşen çocuklar…Aslında var oluşları kutsanmayan, hatta onaylanmayan, fikirleri, seçimleri doğdukları an’dan itibaren yok sayılan çocuklar. Göstermelik suskunlukların bir değer olarak öğretildiği çocuklar.

Değerler sisteminde sessiz ve sakin kalmak, büyüklerin yanında susmak iyi insan olmakla eşdeğer tutuluyorsa; aynen seri benzinci cinayetlerini işleyen kişilerin yakınlarının düştüğü şaşkınlığa benzer elbet, Ogün Samast ve Yasin Hayal’in ailelerinin söyledikleri de…

Varoluşu reddedilen bir çocuk, özdeğer duygusundan yoksun büyür. Özsaygı ve özsevgi geliştiremez. Daha ötesi, içinde hissettiği öznefreti yansıtabileceği kurbanlar arar. Kendi yarattığı dış düşman’ı yokederek, kendi içindeki düşmandan kaçabileceğini sanır.

Arno Gruen diyor ki, “düşmanlar bizi kendi yaralanmışlığımızı görmekten uzak tutarlar. İnsan başkalarını cezalandırabildiği, aşağılayabildiği hatta yokedebildiği sürece kendi kendiyle yüzleşmek zorunda kalmaz.

Kendi uydurduğu düşman her yerdedir. Bunu her gün yabancı düşmanlığı yapanların taşkınlıklarında, Balkanlar’daki, Rusya’daki, Güney Amerika’daki, Afrika ve Asya’daki savaşlarda yaşıyoruz.Başkalarına yöneltilen şiddet çok farklı ideolojik renkler taşıyabilir ve zayıflara, yoksullara, hastalara, sakatlara karşı saldırganlıktan, “ırkın saflığı” için savaştan, “kutsal” savaşa kadar uzanabilir. Ancak bunların ardındaki nefretin kökleri, her zaman kendilik nefretinde, inkar edilmesi gereken kendi kurban oluş durumuna duyulan nefrette yatar”.

Korku, saldırganlık ve itaatkarlık üçlüsü; öznefret duyan kişileri bir cinayet makinesine dönüştürebilir.

Peki ne yapmalı?

Bu ülkede sevgili Rakel Dink’in söylediği gibi bir zamanlar masum bir bebek olduğunu bildiğimiz birilerinin katile dönüşmemesi için ne yapmalı? Masumiyetin henüz yitirilmediği o noktada ne yapmalı?

Empatiyi, sevgiyi, şefkati var edebilmek için ne yapmalı?

– İnsan olmanın anlamını önce biz sorgulasak?
– Değerler sistemi sağlam, iç referanslarıyla hareket eden, bağlı ancak bağımlı olmayan bireyler olabilsek?
– En üstte insan olmanın, insan yaşamı’nın yer aldığı değerler sistemini önce biz kabul etsek, sonra çocuklarımıza öğretsek?
– Çocuklarımızı görsek, duysak, kabul etsek?
– Çocuklarımızı itaat ettikleri için ya da kurallara göstermelik de olsa uydukları için ya da başarıları için değil, sadece var oldukları için, kendileri oldukları için sevebilsek?
– Duygularını yaşamalarına izin versek, aşağılamasak, hor görmesek, görmezden gelmesek?
– İlgiden, sevgiden yoksun bırakarak cezalandırmasak?
– Özsevgi, özsaygı, özdeğer geliştirmelerine yardımcı olsak?
– Tabii bunun için en başta kendi incinmişliklerimizi, acımızı, zayıflığımızı, iç düşmanımızı bulsak, onunla yüzleşmeyi gerçekten istesek, cesaret edip gözlerinin içine bakabilsek?
– Acımızı yaşamaktan utanmasak?
– Acıyı yaşayabilmenin başkalarının acısına da duyarlı olmayı getirdiğini idrak etsek?
– Korku, öfke, acı, zayıflık her ne ise kaynağı iç düşmanımızı sarıp sarmalasak da dış düşmanlar aramaktan artık vazgeçsek?
– Başkalarına acı vererek kendi acımızdan kurtulamayacağımızı anlasak?
– Cinslerin, ırkların, milliyetlerin, renklerin, dinlerin üstüne insan olmayı, can verilmiş bir varlık olmayı koyabilsek?

ARTIK YAPABİLSEK!

BELKİ O ZAMAN BİR ZAMANLAR BEBEK OLAN BİRİLERİ,

“DİĞERİ” OLANLA EMPATİ KURAR DA, CAN ALMAK VE CAN YAKMAKTANSA VERİLEN CAN’IN KIYMETİNİ BİLMEYİ ANLAR…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir