Yalan At, İzi Kalsın!

Yalan nedir? Gerçekliğin farklı yorumları yalana girer mi? Yalanın hangi türü zararlıdır? Faydalı yalan var mıdır? Yalan söylemek alışkanlık yapar mı? Gerçekten hayatımızı sürdürmek için yalana ihtiyacımız var mı? Amerikalı nörolog Sam Harris “Yalan” adlı kitabında hemen hemen hepimizin merak ettiği bu soruları mercek altına alıyor.

Yalan üzerine yapılmış en güzel filmlerden biri kuşkusuz 1994 yapımı “True Lies – Gerçek Yalanlar” filmidir. Kendi halinde bir bilgisayar satıcısı sandığımız kahraman (Arnold Schwarzenegger) ve onun aslında gizli ajan olduğunu bilmeyen karısının (Jamie Lee Curtis) komik ve bir o kadar da heyecanlı hikayesini izlerken, kafamızda beliren “hiçbir şey göründüğü gibi değil” cümlesinin düşündürttüklerinden kaçmak kolay olmaz.

true-lies-gercek-yalanlar

Yalan nedir? Gerçekliğin farklı yorumları yalana girer mi? Yalanın hangi türü zararlıdır? Faydalı yalan var mıdır? Yalan söylemek alışkanlık yapar mı? Gerçekten hayatımızı sürdürmek için yalana ihtiyacımız var mı? Herhangi bir düzlemde yalansız ilişki kurmak mümkün müdür?

Tüm bu soruların cevabı Okuyan Us’tan çıkmış “Yalan” isimli kitabın içeriğini oluşturuyor. Kitabın yazarı Sam Harris, Stanford Üniversitesi’nde öğrenciyken katıldığı “Etik Çözümleyici” isimli bir seminerden o kadar etkileniyor ki, o tarihten itibaren kendisinin yaşadığı önemli değişimin yanı sıra bu kitabı yazmayı da bir borç biliyor. Hayatında önemli bir kilometre taşı olan bu seminer, ‘yalan söylemek yanlış mıdır’ı sorgular/sorgulatır ve belki de üniversite için yetersiz bulunabilecek gibi görünürken, yazarın deyimiyle “beyin yazılımının güncellenmesi”ne sebep oluyor. Kitap yalan söylemenin ne olup ne olmadığına dair bilgi vermesinin yanı sıra, yazara ilham veren seminerin hocası Prof. Ronald A. Howard’la da yapılmış bir söyleşiyi de içeriyor.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, hemen her gün başta kişisel gerçekliğimiz olmak üzere her şeye dair gerçekliğimizi sorgularken buluyoruz kendimizi. ‘Mış gibi’ yapılanlar bir yana, gözümüzün içine baka baka, hem de konumu itibarıyla doğruyu söylemesi beklenen kişiler tarafından söylenmiş yalanlar karşısında hissettiklerimiz ise çok karışık. Yoğun bir öfke, aldatılmışlık hissi ve asıl çaresizlik duygusu yalan olduğu bilinen ve gerçeğin reddedildiği durumlar karşısında sağlıklı zihinlerin hissedeceği duygular.

Yalanları gözle görülen, elle tutulan ispatlı bilimsel verilerle ortaya koyanlara düşmanca davranan ve yalana/yalancıya inanmayı seçenlerin ise sağlıklı zihinlere sahip olmadığını söyleyebiliriz. Bir ya da iki kişinin sağlıklı zihne sahip olmadığını bildiğimizde bu yalanlarla başa çıkmak kolay da toplumun neredeyse yarısının yalana inanmayı seçtiğini düşünmek ise, bu toplumun geleceğine dair çok kesif bir umutsuzluğa sürüklüyor insanı…

Toplumsal yalanlar sadece günümüze özgü değil. Bir dönemin başbakan yardımcısı Erbakan tarafından, ‘ağır sanayii hamlesi’ adı altında gösterişli törenlerle temeli atılıp bırakılan “sözde” fabrikalar var mesela. Ya da Bedrettin Dalan’ın “Gözlerim gibi masmavi olacak” dediği Haliç yalanı. Camide içildiği iddia edilen biralara dair yalan ise, o gün orada bulunan müezzinin yalanlamasına rağmen hala doğru gibi sunulup algılanabiliyor. Çünkü Harris’e göre, yalan bir kez dillendikten sonra tam tersi ispatlansa bile insanlar ona inanmaya devam edebiliyorlar. Yani; “yalan at, izi kalsın”.

YALANA İNANMAYI SEÇENLER

Yalanın büyüğü küçüğü olur mu peki? Yazara göre; beyaz yalanlar, samimiyetsiz övgü, zor durum yalanları, gizlemeler ya da siyasi/toplumsal büyük yalanlar, hepsi tek bir amaca hizmet ediyor: Yalan söylemenin alışkanlık ve bir yaşam modeli haline gelmesine…

Yalan söyledikçe, bunun normalliğine inanmamız kolaylaşıyor. Hele ki etrafımızdakiler de bunu onaylıyor, destekliyor, yalan söyleyip durumu kurtarmamanın aptallık olduğunu dillendiriyorlarsa hayatlarımız yalan oluyor. “Yalan söylemek, yaşadığımız hakikat ile başkalarının bize yönelik algısı arasına bir sınır çizgisi çizmek demektir. Çoğu zaman, bunu yapma arzusu, başkalarının davranışımızı onaylamayacağı düşüncesinden kaynaklanır.”

Onaylanma ihtiyacı yüksek bireylerin sayısının çokluğu ve yalan sevgisi, toplumun yalanı gerçeğe yeğlemesine sebep oluyor. Güven duygusu azalıyor. Robert Trevis, ‘kendi yalanlarına inanabilen insanların en iyi yalancılar olduğunu’ söylüyor. İyi de bu gerçeği değiştiriyor mu? Yalan söyleyen insanlar kendilerini ne kadar iyi hissederlerse hissetsinler, yaşadıkları ruhsal parçalanma kaçınılmaz. Bu ruhsal parçalanmanın verdiği ağırlık ve en dipte içinde minicik de olsa kalmış bulunan ‘doğruyu bilen sağlıklı parçası’yla çatışması kişiyi mutsuz kılıyor. Sağlıklı parçasını susturan ve parçalanmış benlikleriyle yaşamayı seçen birinin gerçeklikle temasını yitirmesinin de akıllıca olmayacağını ancak mümkün olduğunu da biliyoruz. Doğruyu söylemek, en başta cesaret istiyor. Sonra kendi gerçekliğiyle barışmayı, kendini ve olanları olduğu gibi kabul etmeyi ve dürüstlüğü zorunlu kılıyor. Ödülü ise, büyük bir rahatlama ve hafiflik. Bu kitabı okuyun ve beyninizi yeniden formatlayın derim.

KİTAPTAN…

“Anna Karenina”, “Madam Bovary” ve “Othello”da durum ne ise, yaşamda da o. Birçok kişisel kötü alışkanlık ve kamusal kötülük biçimlerini canlandırıp ayakta tutan, yalanlardır. Zina ve öteki kişisel aldatmalar, mali dolandırıcılık, hükumetlerde ki yolsuzluk, hatta cinayet ve soykırım, genel olarak ek bir ahlaki kusur gerektirir: Yalan söylemeye istekli olma. Yalan söyleme, neredeyse tanımı gereği, başkalarıyla işbirliğinde bulunmayı reddetmedir (…)Yalan söylemek, ilişkiden uzak durmaktır(…) Bir kişiye yalan söylemekle, potansiyel olarak yalanları başka birçok kişiye, hatta topluluğa yaymış oluruz. Aynı zamanda kendimize, aldatmayı sürdürüp sürdürmeme konusunda, hayatlarımızı güçleştirecek ek seçimler dayatmış oluruz. Böylece her yalan geleceğimizin korkulu rüyası haline gelir (…) Güçlülerin yalanları, hükumetlere ve şirketlere güvensizlik duymamıza yol açıyor.

Posted in:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir